20 Temmuz 2011 Çarşamba

Almanya'dan Dayım gelmiş


Valla insanoğlu boş bırakılmaya gelmiyor, bak yine yazıyorum buraya onca zaman sonra. Halbuki ne kadar da üşeniyordum..

Çok taş bir tatilden sonra yaklaşık 20 derece sıcaklık farkına katlanarak döndük köyümüze. Ne biçim iş anlamadım ama Temmuz ortasında olmamıza rağmen 2 gündür güneşi göremiyorum, ilginç.. Brahms reis de yokmuş buralarda bileydim anamı babamı da görürdüm hazır gelmişken, neyse onu da hallederiz elbet.

Keyifler yerinde, Jupiter's Cock Güneşle ilişki kuruyor sanırım ki burcuma bağlı Para ve Sağlık ikilisine 2 puan verirken, geçirdiğimiz güzel günlerin sayesinde Aşk puanlamam 5e çıktı hamdolsun. Sevgilimi özledim..

Aklımda hala geçtiğimiz 15 günün anıları, önümde yine nereye gideceğimin belirsizliği, kulağımda kulaklıklarla "Bilgi birikimin önemi ve kişisel gelişimdeki yeri" temasına benzer bir e-training test ekranlarında loto oynarken acaba işten ne zaman çıksam diyerekten sizlere veda ediyorum.

24 Mayıs 2011 Salı

Her Zaman

Seni her zaman, ilk günümdeki gibi, 3. aydaki gibi, 1. senemdeki gibi; içimde tuttuğum sevgimi hiç kaybetmeden, eksiltmeden seveceğim..

5 Aralık 2010 Pazar

Two Minutes to Midnight

Kaç ay oldu yazmayalı? 4 falan sanırım.. Çok büyük bir azim ve yüksek bir yazma iradesiyle açmıştım bu blogu aslında, daha sonradan ilgimi çekmez oldu. Aslında hala ilgisizim, tekrar yazmıcam da demiştim kendi kendime ya, şu an sadece canım sıkılıyor yeni bir şeylerle uğraşmış olmak için yazıyorum. Zaten bir şeyi adam gibi yazabilme kapasitem çok sınırlı, bunu okuyanların iyice idrak etmesi hoş olmazdı.

En son Bamberg'den bahsetmişim galiba. Onun üzerine Nürnberg'de oldukça uzun süre zaman geçirip aralarda Bodrum, İstanbul, Ankara, Nazilli, Stockholm, Budapeşte, Münih ve Hamburg'a gittikten sonra şu anki durağım Sao Paulo'ya geldim. Geçen zamanda hayatı her seviyesiyle yaşadım. Çok üzüldüğüm, çok mutlu olduğum günler oldu, aynen buradakiler gibi. Ama burada zaman sanki daha yavaş akıyor, ayrılığın da özlemin de mutluluğun da hüznün de etkisi daha keskin. Daha hassas daha kırılgan, yardıma muhtaç hissediyorum kendimi bir çocuk gibi. Sonra da zayıf olduğum için, kimsenin yanımda olmadığını kendime hatırlatıp daha da sinirleniyorum.

Dışarıda hava çok güzel, 30 küsür derece her gün. Haftaiçi zaten işten geç çıkıyorum pek isteğim olmuyor bir şey yapmaya, ama 3. haftasonumda da yine aynı şeyi yaparak şu sandalyeye oturdum. Hayır internetim falan olsa yine ekstra bir eğlence kaynağım olabilir ama o da yok. Tek yaptığım dizi, film izlemek, oyun oynamak ve kitap okumak. Dışarı çıkıp dolaşmam, birilerine hediye almam, fotoğraf falan çekmem, haftanın stresini yerel içki ve yiyeceklerle atmaya çalışmam gerektiğini biliyorum. Ama yine bu sandalyedeyim, bundan önceki 14 günde olduğu gibi.

Sanırım kendi çapımda bir depresyon yaşıyorum, sanırım değil öyle. Davranışlarım, tepkilerim yukarıda da dediğim gibi çok hassaslar. İşyerinde bile ilgi görmediğimde, yokmuşum gibi tüm işi Zafer'e vermelerine üzülüyorum, verdikleri işleri beceremeyince daha çok üzülüyorum, sevgilime farkında olmadan, iyi niyetlere sahip olsam bile, kötü davranıyorum bunu da biliyorum. İyice çıkmazlardayım her şeyimi kaybediyorum.

Ve böyle ezik bir yazı yazdığım ve herkese ne hissettiğimi gösterdiğim için yine kendime kızıyorum..

2 Eylül 2010 Perşembe

Teşekkürler

It's hard for me to say the things I want to say sometimes

There's no one here but you and me and that broken old street light

Lock the doors We'll leave the world outside all

I've got to give to you are these five words when I

Thank you for loving me for being my eyes when I couldn't see

For parting my lips when I couldn't breathe

Thank you for loving me

Thank you for loving me

I never knew I had a dream until that dream was you

When I look into your eyes the sky's a different blue

Cross my heart I wear no disguise

If I tried, you'd make believe that you believed my lies

Thank you for loving me for being my eyes when I couldn't see

For parting my lips when I couldn't breathe

Thank you for loving me

Thank you for loving me


You pick me up when I fall down you ring the bell before they count me out

If I was drowning you would part the sea and risk your own life to rescue me

When I couldn't fly Oh, you gave me wings

You parted my lips When I couldn't breathe

Thank you for loving me 


iyi ki varsın..

27 Temmuz 2010 Salı

The Arch Bishop of Bamberg

Almanya'ya geldiğimiz ilk haftasonunu Nürnberg'te, evde geçirdikten sonra "kalk kız ayşe oturmaya mı geldik?" sorusunu kendimize sorduk ve Mustafa ile birlikte 2. hafta, pazar günü, Peter'in de gazlamasıyla soluğu Bamberg'te aldık.

Bamberg Nürnberg'e 40 km kadar yakın, trenle 1 saat, nüfusu 70 bin olan, kültür ve tarih yönü oldukça ağır basan, UNESCO Dünya Mirası listesindeki bir üniversite şehri. Biz gittiğimiz sırada şehirde bir nevi sokak karnavalı vardı. Televizyonlarda gördüğümüz tiplere benzer herkes burada da vardı. Labut çeviren adamlar, ağzından ateş çıkartanlar, 3 metrelik tek tekerlekli bisikletimsi şeylere binip gezenler, halkaları birbirine geçirip takılanlar falan derken baya bir şey görmüş olduk. Hatta bir elemana gösterisi sırasında yaklaşık 8 kişi yardım ederken, onlardan birisi de bendim :D

Şehir 3 kısımdan oluşuyor ve ortasında tam anlamıyla şehrin kalbi olan "island city" var. Karnavaldı, eğlenceydi derken ortamdan sıkılıp biz de şehrin bu kısmını görmeye gittik. Her yeri tarih kokan bu kısmın geçmişinde de ayrıca renkli bir dönem var. Kuruluşundan itibaren "Bishop"lar tarafından yönetilen şehirde 1386 yılında kilisenin otoritesine karşı gelmiş ve yönetimdeki toprakları alınmış olan olan bir bishop kararı hiçe sayaraki ki nehrin arasındaki küçük bir kara parçasını sahiplenmiş, oraya bir saray inşaa etmiş ve daha sonra bu sarayı 2 yönüne de yapmış olduğu köprülerle ana karaya bağlayarak kendince yönetiminin bağımsızlığını ilan etmiş. Arkadaşın bu hareketini nedeniyle daha sonra hapsedilerek Cadı yakma ayinlerine kurban edildiği söylense de, saray hala yerinde duruyor.
Yandaki de bu bahsedilen sarayın uzaktan bir görünümü.

Ayrıca şehrin çok güzel bir Kathedrali var. İlk olarak 1012 yılında Kutsal Roma Germen imparatoru II. Heinrich tarafından yapılmış olan bu kathedral iki kere yanmış, yenisi yapılarak 1237'de bugünkü halini almıştır. İç mimarisi 17. yüzyılda Barok yapıya uygun olarak düzenlendikten sonra 1837'de yapısı tekrar eski haline döndürülmüş.

Yandaki resimde ise (çok yukarda olduğundan düzgün çekemedim ama) kathedralin orgu var. 1976 yılında hizmete alınan bu org dört klavye üzerinde 6000 düdüğüyle birlikte yapılmış olan en büyük orgmuş.


Kathedralde ayrıca süvari heykeli, dilek kuyusu, 1200lerde papalık yapmış olan Bamberg başpsikoposunun mezarı ve kemikleri gibi bir çok enteresan unsur daha bulunmakta. Ayaküstü bir şeyler dileyecektim ama bozuk param olmadığından yapamadım :D


Kathedralden sonra, asıl geliş amacımız olan Bamberg'e özgü, ingilizce Smoked Beer olarak bilinen bir bira çeşidini denemek için özel bira yapıcılarını aradık ama ya hiçbirisi ingilizce bilmiyordu ya da pazar olması nedeniyle kapalılardı. Biz de aç kalmamak ve bir şeyler içebilmek için bir Tapas (İspanyol) restoranına oturduk artık. Yemeğimizi yedikten, Mai Tai ve Sangria'mızı da içtikten sonra sıra sabahki 10- yaş gruplarına hitap eden etkinliklerin aksine 45+ yaş grupları için düzenlenen konser etkinliğini izlemeye gelmişti ki çok baydığı için fazla durmadan Nürnberg'e geri döndük.

20 Temmuz 2010 Salı

Binlerce dönerci var!

Blog'u açalı yaklaşık 1.5 ay olmasına rağmen amacına yönelik ilk yazıyı şimdi yazabiliyorum. Zamanla hevesimi mi kaybettim, üşendim mi, yazacak şeyler mi bulamadım bilmiyorum ama şimdiye kısmet oldu işte. Yavaştan olan biteni anlatalım bakalım..

Ayın 3ünde Ankara'ya, son bir defa daha Ayşen'i görmeye gittim. İstanbul'a geri döndüğüm pazar günüm eşyaları toplamak, insanlarla vedalaşmak, odanın yerini değiştirmek gibi şeylerle geçtikten sonra 5 Temmuz Pazartesi günü, sevgili Özge'ciğimin beni yanlız bırakmayarak havaalanından uğurlamasının akabinde, uçağıma binerek ilk durağım olan Stuttgart'a geldim.

İndikten sonra bakıyorum sağıma soluma, her yer Türk, bir türlü özümseyemedim farklı bir ülkede olduğumu. Şehir de hiç öyle klasik Avrupa'yı falan da yansıtmıyor, bildiğin sanayi şehri işte. Ayrıca bir şekilde iletişime geçtiğim insanlardan hiçbirisi ise Alman gibi durmuyordu. Örnek vermek gerekirse;

Beni otele götüren taksici: Moldovalı
Achat Hotel'deki resepsiyonist: Zenci, isterse 3 kuşak Alman olsun..
Yemek yediğim yerlerdeki çalışanlar: Çinli, Hint, İtalyan (İnatla almanca konuşmaya çalışıyorlar ya, deli oldum)
Lavezza'da kendime internet ararken garsonun bana direk 2. cümlemden sonra "Türk müsün?" demesi ile burada yaşayacaklarımın bir trailerını görmüş oldum sanırım.

Stuttgart'ta geçirdiğim bir günlük zaman zarfında o kadar şok yaşadım ki, sanmıştım ki her günüm böyle geçecek, geçmedi. Demek ki insan zamanla alışıyor..

2 saatlik bir tren yolculuğunun ardından Nürnberg'e geldim. Nürnberg Stuttgart'tan daha güzel ve daha derli toplu. Öyle böyle değil yani, çok düzenli lan. Gelir gelmez kalacak yer işini hallederek Erdal, Melih ve Sercan'ın yanına 4. olarak okeye dahil olduktan sonra sıra ertesi günü Alcatel-Lucent Nürnberg binasını ve çalışanlarını görmeye geldi.

İş arkadaşlarımın sıcakkanlı insanlar olduklarını düşünüyorum, şimdiden Peter ve Marco ile samimi pozlar verir olduk (yaşları 50'den fazladır) Yemek konusunda domuz gibi şeyler sıkıntı çıkarsa da (dini şeyleri karıştırmayalım, yemem demiyorum, hatta inadına yiyesim var da kokuyor o da pis pis) genel olarak problem yok, doyuyor karnımız. Ulaşım da rahat 2 metro ile gidip gelebiliyoruz, maksimum yarım saat sürüyor ki Türkiye'deki gibi kastırmıyor metrolara inip çıkması. Kimsenin ücret kontrolü yaptığı da yok ama yakalanma korkusu yüzünden efendi davranıyoruz :)


Şehirden bahsedecek olursak Ortaçağ'da Franconia, daha sonra da Bavaria yönetiminde bulunmuş ve döneminde başkentlik yapmış, 18. yüzyılın sonlarından itibaren gözden düşmeye başlamış. Hitler zamanında tekrar ünlenen şehir, Naziler için manevi başkent görevini üstlenmiş ve ikinci dünya savaşından sonra Nazilerin yargılandıkları savaş mahkemeleri ibretlik olması açısından bu şehirde kurulmuşlardır. Şehrin kalesi ve Kathedrali oldukça güzel, üzerinden nehir geçiyor, sevenleri için gece hayatı baya hareketli, yiyecek düşündüğümden daha ucuz ve ulaşım her yere çok rahat yapılabiliyor.



2. haftamın sonuna geldim Almanya'da, daha ne kadar daha buralarda olacağıma dair zerre fikir sahibi değilim, Ayşen'i deliler gibi özledim, Türkiye'deki gibi arkadaşlarımla sürekli zaman geçirmek için çok şey verebilirdim. Çünkü gün içinde yalnızlık çekiyorum, buradaki arkadaşlarımla alışkın olduğum samimiyeti daha oturtamadım çünkü, neyse bakalım zamana bırakıyoruz. Yavaştan buradan da insan tanımam lazım ama nasıl yapabileceğime dair pek fikir sahibi de değilim daha..

4 Temmuz 2010 Pazar

Baby Blue




Tarihlere takılıp kalmayı sevmesem de nerelerden geçtiğimizi sana hatırlatmak, insanlara göstermek istiyorum şimdi. 2007 Mayıs'ı demiştin di mi bana, gayrı resmi olarak ilk tanışmamızı? Ama biliyorsun ki her şey ondan 1 sene sonra da Taksim'de, seni ve bakışlarını unutmayacağım, her şeyin temelinin atıldığı o günde gerçekleşti. O gün hem sen hem ben biliyorduk olacakları, kendime ve sana verdiğim sözde de söylemiştim bunu. Yine de oyalandık, ben oyalandım, mesafeden korktum önceleri. Şimdi çok saçma geliyor gerçi ama, gençtik o zamanlar =)

O günün üzerinden 1,5 seneden fazla geçmişti. Seninle tanıştıktan sonra farketmiştim zaten insanların göz rengine dikkat ettiğimi, o günün etkisiyle herkesi tanıdığım an seninle kıyasladığımı. Yine de görüşmeye devam etmiştik ama, birbirimize karşı cesaretsizdik, olmayacak insanlarla uğraştık durduk. Hayatlarımız bu şekilde, birbirlerine epeyce paralel gittikten sonra, bugünden tam 6 ay önce, yine Taksim'de, hayalini kurduğum o deniz mavisi gözlerine bir daha bırakmamak üzere kavuşmuş oldum.

İçimden çok şey söylemek geçiyor, hislerimi farklı bir şekilde haykırmak istiyorum sana. Fakat özel kalsın, diyorum sonra. Garip yoğun duygular yaşıyorum gidişim nedeniyle, dokunsan ağlarım derler ya işte o derece. İçim hem rahat, hem de rahatsız. Uzak kalmak istemiyorum senden, her şeyden. Ama bazı mecburiyetlerim var, onları da biliyorum. Sorumluluklarımdan kaçmam imkansız.. Hayatın bana sunduğu zorluklara bir yandan küfür ederken, yeni bir tanesine daha saplanmak için üstün gayret göstererek kendime sürekli sıkıntılar yaratmayı sanki seviyorum. Sevdiğim sıkıntılarım değil belki, onları aşarken benim yanımda oluşuna inanmak, yanımda olduğunu bilmek.

Birisi için bir şeyler yazmak benim tarzımdaki bir insan için çok kolay şeyler değil, hepimiz biliyoruz. Ama içimden geldi hayatımda ilk defa, herkese göstere göstere seni yazmak. Belki bir nevi küçük bir veda, gitmeden sana. Her ne kadar bunu bile beceremesem de..

Almanya'ya gitmeden önce, dün son defa baktım o gözlerine. Yakında yine göreceğimi biliyorum çünkü hayatımın sonuna kadar benimle olmanı istiyorum. Bu soruyu defalarca sordum ama, yine sormak istedim.

Sen de sonuna kadar benimle olur musun?